Felsefe Mevcut Mevzi Savaşlarının Neresinde?

Son günlerde ve haftalarda bir iktidar mücadelesinin ifadesi eylemlerde karşı karşıya gelen değerler çatışmasını felsefeye başvurmadan anlamlandırmak mümkün görünmemektedir. İlk bakışta felsefe bu mücadelelerin hiçbir yerindeymiş gibi gözükebilir. Fakat bu ilk izlenim büyük bir yanılsamadır, çünkü felsefe bu çatışmaların tam kalbindedir. Bu nedenle büyük politik mücadelelerde felsefeyi ihmal edebileceğini sananlar büyük bir yanılgı içindedir.

Eğer felsefe iddia ettiğim gibi çatışmaların tam kalbindeyse -ki öyledir-, çatışmanın konusu ilkeseldir ve iktisattan etiğe, hukuktan siyasete, bilimden eğitime toplumsal yaşamın tüm alanlarını ve kurumlarını ilgilendirmektedir. Bugün karşı karşıya olduğumuz eylemler evrensel olduğu için gerçekten felsefidir.

GEZİ OLAYLARIYLA FARKI

Gezi olayları toplumun çok geniş kesimlerini kapsamış olsa da içerik bakımından daha çok politikti, eylemin başlangıç nedeni gibi görünen ekolojik problemler bile ağırlıklı olarak politik problem olarak gündeme gelmişti. Fakat mevcut direniş eylemlerinde, nicel katılım daha büyük potensiyelleri olmakla birlikte sınırlı kalmış veya sınırlı tutulmuş olsa da kapsam bakımından çok daha geniştir, politik olan bile özel bir anlamda felsefidir.

Eş deyişle mevcut iktidar kavgası tüm alanları kapsadığı için geneldir. Politik mücadelelerde kavga bir veya birkaç alanın dışına taşıp genelleşirse, orada iktidar mücadelesinin konusunu artık ilkeler oluşturur. Mevcut iktidar kavgasında ilkeler savaşmaktadır. Mevcut iktidar kavgasına söz konusu genelliği kazandıran temelde adalet kavramında ifadesini bulan ekonomik taleplerin yatıyor olmasıdır. Fakat ekonomik taleplerin evrenselleştirdiği mücadelenin genelliği ancak felsefe ile kavranabilir ve kavramlaştırılabilir. Yakından bakarak açıklamaya çalışalım.

KİMİN HAKKI, NEYİN HUKUKU?

Mevcut iktidar kavgasında mevzinin her iki tarafı da, her biri kendisi açısından, hak ve hukuk kavramlarını talep etmektedir. Fakat çatışmanın taraflarının birbirine zıt iki kavramlar sisteminden hareket ettiği gözlemlenmektedir. Jean-Jacques Rousseau’nun hak kavramı olarak nitelendirilemez dediği “güçlü olanı hakkı” kavramını iktidar tarafı talep etmektedir. Her ne kadar söylemde, ‘eski Türkiye’de geçerli olan ‘üstünlerin hukuku yerine hukukun üstünlüğünü getirdik’ dense de geçerli kılınan aslında güçlü olanın hakkı anlayışıdır. Bu, modern bir tabir ile belirtecek olursak sosyal-darwinist hukuk anlayışıdır ve Nietzsche tarafından temsil edilmektedir.

Mevzinin karşı tarafında olan muhalefet, hukukun içeriği olarak özgürlüğü ve adaleti talep etmekle klasik modern felsefede temellendirilen hakkı özgürlük olarak kavrayan anlayıştan hareket etmektedir. Bu anlayış, Hegel’in Hukuk Felsefesi adlı eserinde açıkça belirtiğine göre hukuku bir özgürlükler sistemi olarak almaktadır. İktidarın tahakkümcü dayatmacılığı ifadesini sokak eylemlerinde bulan muhalefete başka bir seçenek bırakmamaktadır. Kendisini yıllardan beri parlamento ile sınırlamaya özen gösteren muhalefetin kendisini bir anda sokakta bulmasının nedeni budur.

KİMİN ÖZGÜRLÜĞÜ, NASIL BİR ÖZGÜRLÜK?

Aynı gözlem mevzinin bu tarafında ve öbür tarafında konuşlanan tarafların dayandığı özgürlük kavramı için de geçerlidir. İktidar tarafı, hükmedenin tahakkümcü bakışıyla kendisi ve dayandığı zümre için imtiyaz hakları talep ederken; muhalefetin halkı aktif özne kılmayı amaçlayan evrensel özgürlük kavramından hareket etmekten başka bir seçeneği yoktur.

Evrensel özgürlük kavramı kendisinde aynı zamanda hem eşitlik kavramını hem de dayanışma kavramını barındırır. Özgürlük kavramına özgürlükçü ruhu kazandıran eşitlik kavramıdır. Ve özgürlükte eşitlik kalıcı olarak ancak dayanışma ile mümkün kılınabilir.

Burada hak/hukuk ve özgürlük kavramları bakımından Marx’a kadar uzanan Rousseaucu yaklaşımla Heidegger’e kadar uzanan Nietzscheci kavrayışının birbiriyle çatıştığını görmek çok zor değildir. Diğer bir deyişle iktidar savaşında mevzinin iki tarafında konuşlanmış olanların kavgası bir filozoflar savaşıdır.

Rousseau, amaçlamış olduğu toplum düzeninde fiziksel farkların toplumsal tabakalaşmaya ve ahlaki statüye dönüşmemesi için fikir geliştirirken; Rousseau içim katli vaciptir diyen Nietzsche tam da fiziksel farkların toplumsal tabakalaşmaya dönüşmesinin önünü açan seçkici politika anlayışını önermektedir. Siyasal İslam seçkici bir proje olduğu için Nietzsche ve Heidegger’i canı gibi sahiplenmektedir. Şimdi felsefenin tarafların politika yapma yöntemi bakımından nasıl çatıştığını gösterelim.

İKTİDAR POLİTİKA OLARAK NEYİN PEŞİNDEDİR?

Mevzinin iktidar tarafında konuşlanan güç kendisini söz konusu yeni üstyapı çerçevesinde tanrının yeryüzündeki yansımasıymış gibi tasarlamaktadır. İktidar mensuplarına herhangi bir şekilde ulaşmak mümkün olmayacaktır.

Her yönlü bir koruma zırhı içinde olan iktidar güçlerinin elinde her türlü savaş aracı mevcuttur. Buna göre iktidar için her şey mubahtır. Mantıksal sonuçları bakımından Nazizme kadar gidebilecek olan bu politika anlayışına temel oluşturan Nietzscheci ‘değerleri tersine değerlendirme’ anlayışının anlamı budur. İktidar politik olarak bunun peşindedir.

Politika yapma yöntemi bakımından iktidar tarafı mevcut olanı ilkesel olarak muhafaza etmek için her şeyi değiştirmek istemektedir. Altyapıda sermaye transferi yapmak koşuluyla tüm üstyapı kurumları son yıllarda iyice şekil alan siyasal İslamcı anlayışa göre yeniden yapılandırılmak istenmektedir. Buna göre siyasal iktidar yasaların üstünde tanrı katındadır. Sanki Platon’un ideaları gibi sırrına ancak seçkinlerin erebileceği bir gizeme bürünmüştür.

MUHALEFETİN PRATİK MÜCADELE İÇİNDE YAKALADIĞI ANLAM

Buna karşın muhalefet, iktidar partisinin güttüğü ayrılıkçılığa karşı bütünü kapsayan bir perspektiften emekçi-halkçı politika yapma arzusu içindedir. Politikada bütüncül yaklaşım başka türlü mümkün değildir. Bu nedenle muhalif güçler belki farkında olmadan Hegelci kapsayıp aşma perspektifi ile politika geliştirmektedir. Politik mücadele muhalefeti pratikte böyle bir politika anlayışıyla hareket etmeye zorlamaktadır. Mevcut koşullarda kapsayıp aşmak, hedefinde özgürlük olan bir iktidar kavgası içine girmek demektir.

Yukarıdaki açıklamalarım, felsefenin yaşama yabancı, halktan kopuk, insanlara dokunmayan soyut birşey olmadığını, tam tersine felsefenin yaşamın tam kalbinde attığını, günlük politik mücadelelerin tam göbeğinde olduğunu bir kez daha gösteriyor. Bu ise felsefesiz politika yapmanın olanaksız olduğunu bir kez daha kanıtlamaktadır. Felsefe mücadelenin ta kalbindedir. Felsefesiz siyaset yapmak mümkün değildir.

İktidar Nietzscheci anti-felsefe geleneği içinde işgörürken, muhalefet için felsefeye dayanmak ve bu konuda tutarlı olmaktan başka bir çıkış yolu yoktur. Anti-felsefe geleneği hep güçler savaşından hareket ederken, felsefe temelinde akıl ve perspektifinde özgürlük olan bir güçler savaşından hareket eder.

Mevcut koşullarda ktidar Carl Schmittçi dost-düşman ayrımından hareket etmektedir. Bunu yaparken çok anlamlı kullandığı “millet” kavramını inanç ortaklığına işaret eden dar anlamında almaktadır. Muhalefet “millet” derken kavramı en geniş anlamında tüm toplumsal kesimleri içerecek şekilde kullanmaktadır. Felsefe ve anti-felsefe anlayışlarının ve kavramların siyasete nasıl yön verdiğini görüyoruz. Politikada bir özgürlük bilimi olarak felsefeyi ihmal edenler kaybeder.